| Önsöz | Arama | Üyelik | Sohbet | Alış-Veriş | www.netyorum.com   
Ajanda
Seçtiklerimiz
Arşiv
Yazarlar
Yorumlar

Bölümler

Köşe Yazıları
Teknoloji
Sanat
Soru & Cevap
Dostluk & Sevgi
Eğlence
Geçmiş Zaman Olur ki

Konular

Sinema
Müzik
Kitap
Sözler
Oyunlar
Ürünler
Mekan
 
 
Reklam Fiyatları

İzleyici Mesajları

Elektronik posta :
bilgi@netyorum.com

 
 
Bu sayfayı arkadaşınıza göndermek için tıklayın.

 
 
Açılış sayfası yapmak için tıklayın.

Sık kullanılanlar listesine eklemek için tıklayın.

 

Eski Sayıları

15.05.2003 Tülay Çellek - netyorum.com / Sayı: 133

DİLİN SESİ FEYZA HEPÇİLİNGİRLER İLE SÖYLEŞİ -
BÖLÜM 1

Öğle yemeklerini birlikte yediğim Feyza HEPÇİLİNGİRLER ile söyleşi yapmaya karar verdiğimizde ikimiz de mutlu olduk. Odamda birkaç kez buluşarak gerçekleştirdiğimiz bu söyleşiden zaman zaman iki eğitimcinin özellikle eğitim bağlamında eleştirel bakışlarını içeren uzun ama güzel olduğuna inandığım bu yazı çıktı. Eleştirinin, saptamaların, önerilerin yanında yaratıcılık konusunun da yer alması yazıyı kısaltmamı engelledi. Birlikte geziye çıkalım bakalım Feyza HEPÇİLİNGİRLER'in dünyasına...

TÇ -Kimlikten ve kişilikli olmaktan başlayalım mı?
FH - Biz kendimize ait pek az şeyin kıymetini biliyoruz. Her şeyin bir adabı, bir kültürü vardır. Birçok şeyimiz değiştiği gibi ne yazık ki yemek kültürümüz bile değişiyor.

TÇ - Uçlar var. Ya çok fazla Batıya öykünen, ya da çok fazla Doğuya öykünen uçlar. Niye salt Batı ya da Doğu? Ama her ikisinden de yararlanılabilir. Önemli olan kendi kimliğimiz, kendi kişiliğimizin ortaya konmasıdır bence. Onun savaşını vermek.
FH - Batıya bakarken, Doğuyu tümüyle ihmal etmişiz. Biliyorsunuz İran'a yeni gittim, geldim; yeniden gözden geçirme fırsatı buldum her şeyi. Yeni gözlemlerim var. İran, Irak, Arap ülkeleri, özetle Ortadoğu çok kültürlü bir yer.

TÇ - Çok şey de Doğudan gitmiş Batıya.
FH - Batıya bakarken doğuyu ihmal etmişiz hep. Daha öncesi var. Daha önceden Doğuya çok adapte olmuşuz, rönesans'ı, reformu kaçırmışız. Batıyla hiç ilgilenmemişiz.

TÇ - Ama Batı doğunun bulduğu birçok şeyin üstüne felsefesini koyarak ve geliştirerek sahiplenmiş, Batı yapmış. Biz bulmuşuz ve bırakmışız.
FH - Tabii. Coğrafi konumumuz aslında çok da iyi. Kullanma şansımız vardı bu konumu. Biz bir tarafa dönünce öbür tarafı tamamen kapatmışız gözlerimizi. ABD, Kızılderili kültürünü yok ettiği gibi şimdi de Irak'taki kültürel mirası yok ediyor. Sonra o kültüre sahip çıkıyormuş gibi yapacak ve sözde korumaya çalışacak onu. Avrupa işgal ettiği topraklara kendi kültürünü taşıyor. İngilizler 5 çayını Hindistan'a götürüyor. Nitelikli bir şekilde gelişmelerini engellemek için "üstün kültür" olarak kendi kültürlerini dayatıyorlar. İngilizce bilmek her şeyin önünde ve üstünde kabul ediliyor. Oysa insan önce yaptığı işi ayrıntılı olarak bilmeli, kendi konusunda uzmanlaşmalı. İngilizce bilgisi ancak yurtdışına açılmak için gerekir. Bir yerde yönetici olmak, bir yerde ders vermek için hele hele Türk çocuklarına onların bilgileneceği dersi bir Türk öğretmeni olarak verirken İngilizce anlatmak dünyanın en komik şeyidir. Ayrıca İngilizce'nin bir terfi nedeni olması komiktir. Devlet dairelerinde tapuda, icrada, kadastroda İngilizce bilen elaman terfi ediyor. Tapuda, kadastroda İngilizce bilgisi gerekli değildir. Ayrıca salt İngilizce değil, Rusça da öğrenilmeli, Japonca, diğer diller de öğrenilmeli. Irak savaşı sırasında Arapça yayın yapan TV'lere bağlanıyor. Biz yakın komşumuz Irak'ın dilini bilen eleman yetiştirmediğimiz için CNN'den İngilizce'sini dinliyoruz ve Türkçe'ye çeviriyoruz. Hani şu doğaçlama çeviri yapılırken. Arapça'dan yapamıyorlar. TRT'de bu böyle. İnsanın tüyleri diken diken oluyor. Yani İngilizce bilmek dünyanın her şeyini bilmek gibi. İngilizce biliyorsanız mimarlık biliyorsunuz, resimden anlıyorsunuz. Her şey, dünyada ne kadar bilim varsa sanki bunlar İngilizce anlatıldığında insanların beyninde ayrı bir pencere açılıyor. İngilizce bilgisiyle doluyor. Birden dünyanın en bilgili, en kültürlü insanı oluyorsunuz. Böyle bir şey olmaz. Bütün bilgiler kavramayla, anlamayla ilgilidir. Kavradığınız şeyi sonuna kadar belirleyebilir ve onun devamı niteliğinde bir şeyler yapabilirsiniz. Ama İngilizce eğitim bizi, zaten eski huyumuz olan ezberciliğe büsbütün sapladığı için artık oradan nasıl kurtuluruz bilemiyorum.

TÇ - Türkiye'de yaşananlardan biri de şu; örneğin, alanında araştırma yapıyor karşılığında da yrd. doç., doç., prof. oluyor. A ya da B alanı. Bunu biraz İngilizce olayıyla paralel tutuyorum. Bu titrleri alanlar aynı şekilde, eşit anlamda başarılı yönetici, başarılı bir eğitimci olacak zannediliyor. Halbuki o ayrı, diğeri ayrıdır. Bakıyorum başarılı bir şekilde yrd. doç., doç. olmuş ama başarılı bir eğitimci, başarılı bir idareci olamamış. Etiketle, yabancı dille, başka şeyler ciddi şekilde karıştırılıyor. Dolayısıyla başarısızlık beraberinde geliyor. Yabancı dil biliyor; ama çoklu zekadan haberi yok. Ancak alt yapısı iyi olan birine yabancı dil yararlı olabilir. Bu bağlamda da gereklidir.
FH - Evet beraberinde geliyor. Yaptığımız işin gaflet, delalet ve hatta hıyanet olduğunu anlamamız için, nereye kadar gelmeliyiz, daha ne kadar batağa saplanmalıyız ki yanlış yaptığımızı anlayabilelim.

TÇ - Siz de ben de MEB'de çalıştık; aynı şey orada başka bir boyutta karşımıza çıkıyor diye düşünüyorum. Orada da çocukların saçlarıyla, etek uzunluğu ile, giydiği kıyafetin rengiyle uğraşılır ama o çocuk ne kadar yaratıcıdır, ne yapması gerekir, araştırmacı mı, kitap okuyor mu, onlar arkadan gelir. Aşağı yukarı aynı şey yabancı dil ve doçentlik vs. gibi konularda da geçerli. O biçimsellik burada da kendini böyle gösteriyor ne yazık ki.
FH - Evet böyle çıkıyor ortaya. Doğru, Milli Eğitim okullarında da saçla, biçimle uğraşılıp takılıp kalınıyor onlara. Nöbetçi öğretmen, md. Yardımcısı, "eteğin kısa, saçında toka var," diye hala uğraşır, durur kız öğrencilerle

TÇ - Ama sorulmaz değil mi? "Sen hangi kitabı, hangi yazarı okuyorsun?"
FH - Yani biz neredeyse, itaat edici kişi yetiştirmeye ayarlıyız. Mesleğini sonuna kadar bilen, iddialı olan birey, aklına yatmayan herhangi bir şey olduğunda "Neden?" diye sorar. "Neden?" diye sorulması bir üst yöneticinin hoşuna gitmez. Onlar nedenden hoşlanmazlar. Çünkü onlara "peki efendim." Denmeli.

TÇ - Bir de iltifatçılar gereklidir. Bana göre yöneticiler elemanlarını motive edeceklerine, tam tersi elemanlar yöneticilerini motive etmekle uğraşıyorlar. Ama bunun altında üretmek yok. Genellikle iltifatçılar yetersiz ve sorumsuzluk içinde olduklarından bu şekilde yer buluyorlar. Dolayısıyla da verim olmuyor. Halbuki öbür türlü verim artacak. "Türkçe Off" ve "Dedim Ah"ın kapaklarına takıldım. Kitap kapaklarınızı kim tasarladı? Baktım ikisini de aynı kişi yapmış; ama çok farklılar. Özellikle "Türkçe Off" çok parçalı ve ikisini de sanki başka başka kişiler yapmış sanıyorsunuz ve size önerecektim aynı kişiyle çalışın diye. Daha iyi olur. Aziz Nesin'in kitap kapakları böyle.
FH - Evet çok farklı. Çok ayrı karakterde. İşin acıklı tarafı ve sizin bilmediğinizi sandığım tarafı şu: Ben kitaplarımın kapaklarını piyasaya çıktıktan sonra gördüm. Yayınevleri size daha önceden pek danışmıyorlar. Piyasada görüyorsunuz, herkes gibi. Örneğin "Dedim Ah" çıktığı zaman bir arkadaşım Remzi Kitapevinde görmüş. Köşeyi döndüm, karşıdan Remzi Kitabevi göründü. Bütün vitrinde Feyza yazıyor" diye anlattı bana. "Tüm vitrin Feyza yazıyor" da ne demek? Tamam, vitrini tamamen o kitabımla donatmış olabilirler; ama yine de Feyza yazmaz bütün vitrinde. Sonra kitabın kapağını gördüm ve anladım. Çünkü kitabın kapağı, kitabın adı "feyza" ymış gibi düzenlenmiş.

TÇ - Bu arada kitabın ismi de çok fazla arka planda kalmış.
FH - İsmi, ancak çok dikkatli biri; "Feyza diye bir isim olmaz, bu yazarın adı olmasın" diye bakan, kitabın adını arayan görebilir.

TÇ - "Türkçe Off" biraz daha yumuşak, daha farklı yazılabilirdi. "Off" bizde çok yer etmiş. Zaten burada da anlatmışsınız, bizim kullandığımız vurgulu off.
FH - Burada da daha farklı olabilirdi, doğru. Orada çok mekanik bir düzenleme var. "Off" buna ait. Şurada da "on" var gibi. Kitap kapaklarını dediğim gibi kitap piyasaya çıkınca görüyorum. Bir tek kitabımın kapağını önceden gördüm. Çünkü kızım yapmıştı. "Tanrıkadın"ın kapağını çizdi, gönderdi.

TÇ - Çok iyi; bundan sonra ona yaptıracaksınız kitap kapaklarınızı herhalde.
FH - O çok yoğun, külfet olur.

TÇ - "Türkçe Off"u iki tatla okuyorum; Biri bilim tadıyla okuyorum. Bana sevmediğim dilbilgisini sevdirmeyi başardınız. Ama edebiyatla aram çok iyiydi. İkincisi de roman olarak okuyorum. Sanatın tadıyla. O muzip muzip örneklerinizin altlarında yazdıklarınız bana roman tadı veriyor. Dilbilgisi ile öyle güzel kaynaştırılmış ki ilk defa böyle bir farklılıkla, farklı bir kitap okudum açıkçası. Çok keyif alarak üstelik. Aynı şekilde "Dedim "Ah"ı da çok severek okumaya başladım. Çok etkilendiklerim var. Alıntı olarak yazımda kullanacağım. Onları kendi yaşantımla bağlıyorum. Hakikaten iki kitabınız da yaşamın ta kendisi olmuş. Branşım Grafik Tasarım ama Türkçe benim, ya da sizsiniz. İçimdeki bir konuya öylesine inmişsiniz ki dolayısıyla ikisinden de alıntılarla bir metin hazırlamak gereksinmesi duyuyorum.
FH - Türkçe kimsenin malı değil, ama aynı zamanda herkesin malı. Yani herkes kendi canıymış, gözüymüş gibi üstüne titremeli Türkçe'nin.

TÇ - Belki ben sizin kadar etkili olamayabilirim. Size göre çok şey yazamam, konuşamam; ama dediğiniz doğru, sizlere de salt bunu bırakmamak gerekir. Bu sizin vazifeniz değil sadece. Hepimizin vazifesi. Çünkü bir kimlik, bir kişilik meselesi. O kimliğimizde bir yiterse ki burada da demişsiniz ( Türkçe Off ) bunu ben C. Bilim Teknik dergisinde de okumuştum; "İki haftada bir dil eksiliyor yeryüzünden." Sıra bize gelebilir, gelmiş.
FH - Her dilin eksilmesi dünya üzerindeki kültürün biraz daha azalması demektir. Ve çeşitliliğin, zenginliğin. Yani nasıl doğa zenginliği açısından baktığımızda küçücük bir böcek türünün eksilmesi bile doğanın zenginliğinden bir kayıp ise kültürel açıdan baktığımızda da çok az kişi tarafından kullanılan bir dilin bile, onu bilenlerin ortadan kalkması şeklinde yok olması, kültürel açıdan çok büyük bir kayıptır. Bu durumda o dille üretilen her şey yok olup gider çünkü.

TÇ - Halk deyimleri, atasözleri, o toplumun alt yapısına, birikimine, yaşantısına ait. İngilizlerin birikimi ayrı, bizim birikimimiz ayrı. Onların ürettiği atasözleri ayrı. Doğru, onlar da gitmiş olacak.
FH - Evet her şey, yani halk türküleri, şiirler, ilahiler. Ne varsa, Yunus Emre'ler, Karacaoğlan'lar, hepsi gitmiş olacak. Ve sanılıyor ki küreselleşme iyi bir şeydir. Eğer küreselleşme, dünyayı tek renk, tek dil haline; yani üniformalı bir hale getirecekse -ki öyle görünüyor, bu tek renk ABD bayrağının rengidir. Tek dil ABD İngilizce'sidi- böyle olacaksa, tüm dünya ABD olacaksa olmasın. Çünkü ABD nin bir kültürü yok. ABD derleme toplama bir kültürdür. Avrupa kültürlerini Asya, Afrika kültürlerini ve kendilerinin yok ettiği Amerika-Kızılderili kültürlerini garip garip sentezleyerek kendine kültür yaratmıştır. Bu karışımın yok ettiği, ortadan kaldırdığı kültürlerin yerini tutamaz. O yüzden en küçük bir kültür ürününün bile üstüne titremeliyiz. Türk kültürü bunların tabii ki çok dışında. Bizi biz yapan değerlerin tümü. Dil olmazsa ne düşünebiliriz, ne hissedebiliriz. Hissetmek bile dille olur. Düşünün adını bilmediğiniz bir duyguyu yaşadığınızı bile fark edemezsiniz ki. Yani "hüzünlüyüm" diyebiliyorsanız, o hüznü yaşıyorsunuz demektir. Hüznün ne olduğunu bilmiyorsanız hüzünlü bile olamazsınız.

TÇ - Zaten kitaplarınızı okurken, dil üzerine daha ağırlıklı bir yazı hazırlasam çok güzel olacak diye düşünmüştüm doğrusu. Çünkü hep, birlikte yediğimiz öğlen yemeklerinde de konuşuyoruz, edebiyat öğretmenlerimiz ya da yazın öğretmenlerimiz diyelim, bu alanın birçok eğitimcisiyle tanıştım, ama sizin özelliğiniz, kitaplarınızda da çok iyi fark ettim, eleştirel bakışınız olmuş. Bence o bakış size dille ilgili bir kitap yazdırmış. Bir roman, öykü, onları da alacağım, yazacağım zaten diğer kitaplarınızı da. Ama sizi siz yapan galiba, gözlemci ve eleştirel bir yapıya sahip olmanız. Onun için bu kitapların çıktığına inanıyorum. Çevreye duyarsız kalamayışınız. Yani farklı, yoğun bir duyarlılığınız var. Bilimsel baz tamam, sanatsal baz da var. Kişilik bazında da var. Çok hoş.
FH - Eleştirel bakmaya çalışıyorum. Çünkü düşünceyi var etmemin bir alt koşulu, olmazsa olmazı diye eleştirel bakışı görüyorum. Yani başkalarının zaten düşündüğü ve söylediği şeyleri sizin yinelemeniz papağanlıktır. Onların tam tersine, "olmaz mı acaba?" diye baktığınız anda düşünmeye başlıyorsunuz aslında. Bu dikkati öğrencilerime de aşılamaya çalışıyorum doğrusu.

TÇ - Fark ettiğim bir şey var. Evet tamam eleştirel bakıyorsunuz, konuşuyorsunuz. Ama bundan öte şunları yazmanız da muazzam bir paylaşma isteğinize dayanıyor. Bundan da doğrusu çok keyif aldım. Dediğiniz de doğru, kitapta yoğun bir dikkatli tavrınız, yapınız ön plana çıkıyor. Dikkatimi bu çekti zaten. Şimdi kendimi de tartıyorum bunu okurken. Hakikaten bir çoğumuzun gözünden kaçan şeyleri, özellikle anlam tarafını çok iyi gözlemleyip not almışsınız, arkasından da yorumunuzla bize iletmişsiniz. Doğrusu bu kitapları okuduktan sonra televizyona daha dikkatli bakmaya, okuduğum yazılara biraz daha dikkat etmeye çalışıyorum. Gerçekten de öğrenmenin yaşı yoktur. İnsanın kendisini yetiştirmesinin çağı yoktur.
FH - Melih Cevdet ANDAY'ın "Rahatı Kaçan Ağaç" diye bir şiiri vardır. Aslında öyle yapıyorum ben. İnsanların rahatını kaçırıyorum. Ondan sonra koltuklarına rahat oturup TV izleyemez hale geliyorlar. Orada işte benim daha önce söylediğim, eleştirdiğim, gözlerine gözlerine soktuğum bir yanlışı fark ettiklerinde tenlerine iğne batırılmış gibi oluyor. Rahatsız oluyorlar. Ama olmaları gerekiyor. Çünkü tüm bu yanlışlıkların düzeltilebilmesi için başka çare olmadığını düşünüyorum. Benim tek başıma hiçbir gücüm yok. Yani ancak işte sergiliyorum, alay ediyorum, dalga geçiyorum; böylece insanların dikkatini çekmeye çalışıyorum bu konuya. Paylaşmak istediğim doğru. Öğrendiklerim, bulduklarım, dikkatimle edindiklerim sadece bana kalsın istemiyorum. Bunlar, evet kişisel dikkatlerdir. Ama ben ölümlü bir insanım, ölüp gideceğim. Bunları da bırakmam gerekiyor. Miras olarak, ihtiyacı olana, kim isterse ona. Bunun gibi sadece birikim değil, dikkat kazandırma meselesi, bu da kazandırılabilir bir şeydir çünkü. Umutsuz olamamamın nedeni, bu kitabım 1997 de yayınlandı. İşte ondan birkaç yıl önce yazmaya başlamıştım bu yazıları. Derlendi, toplandı.

TÇ - Not almışsınız, öyle sanıyorum.
FH - Evet, birikti ve kitap haline geldi. O zamandan beri olumsuz değişmeler var. Olumsuzluğa gidiş de var. Daha da kötüye gidiş var. Ama bazı şeyleri de düzeltmiş olduğumu görüyorum. Eleştirdiğim bazı şeylere başkaları da dikkat etmeye başladılar. Ve o dikkat giderek yaygınlaştı. Uyarılar başladı. Örneğin TV programlarının adlarına dikkat etmiştim bu kitabın 18. baskısının düzeltilmesini yaparken, özellikle de magazin programları… Televoleler var, ama Magazin Forever gibi bir program kalmamış, kaldırmışlar onu. Şimdi, "Günler Geçerken", "insanlar Yaşadıkça" gibi adlar koyuyorlar. Ne güzel. Nedir, "Magazin Forever?" Demek ki, o eleştirinin bir yararı oluyor. Tabii, şöyle de bir gözlemim oldu. Bu kitabı, asıl eleştirdiklerim ve bu eleştiri ile kendisini düzeltmesi gerekenler okumadılar. Bu kitabı okuyanlar zaten Türkçe konusunda çok duyarlı olanlar. O yüzden de bu duyarlı insanların üstünde kitabın neredeyse olumsuz bir etkisi oldu. Çünkü elleri, kolları bağlandı. Hata yapmaktan korkmaya başladılar. Zaten duyarlı oldukları için oluyor. Öbürleri ise sunucular, spikerler, şovmenler vs. onların "Türkçe'yi bozuyor muyum?" diye bir kaygıları olmadığı için, böyle kitaplara ilgileri de yok zaten. Bozmaya devam ediyorlar. Bu durum, onlara asla rahatsızlık vermiyor. Ama rahatsızlık duyanlara, daha da büyük bir rahatsızlık veriyor. Ondan biraz üzüntü duyuyorum.

TÇ - Benim ve sizin alt yapınız farklı. Branşımın Grafik Tasarım olması nedeniyle tabelalardaki harf aralıklarına eleştirel bakıyordum. Aralıklardaki yanlışlıkları eleştirirken "Show Roomumuz açılmıştır" diyen tabela yazılarını okumaya başladım. Sonra onları not alarak metinleştirdim. Bir yerlere de yolladım. Milliyetten Gönül HANBAY Hanım bu nedenle söyleşiye geldi ve yazı Milliyette yayınlandı. Bir gün sonra insanlar, "dün radyoda sizden bahsediliyordu, Milliyetteki yazınız okunmuş. Biz de Tülay Hanım'a katılıyoruz" demeye başladılar. Ben biraz önceki saptamanıza katılıyorum. Ama bu örneği şu yüzden verdim özellikle. Olayın daha geniş boyutu var. Kesinlikle yayılıyor. Bir yerde yazınız çıkınca başka yerlere ulaşıyor. Örneğin benim o radyo programlarından haberim olmadı. Telefonla iletişim kurulan programlarda yer almış. Bana arkadaşlar söyledi, sizin yazınız konuşuluyor diye. Sevindim.Sizinki de öyledir, inanıyorum.
FH - Tabii etkisi büyük olmuştur.

TÇ - Örneğin siz yazdınız, bir çok insanın dikkatini çekerek onlarında yazmasını sağladınız. Bu da bence çok büyük etki. Gündemde tuttunuz. Bu da önemli bir etki.
FH - Ayrıca inanamayacağım kadar yaygınlık kazandı. Benim zamanımda asistan olan, daha sonra dekanlık yapmış Prof. Dr. İnci ENGİNÜN Newyork'tan bana duyurusunu getirdi. Newyork'taki üniversitelerde ders kitabı olarak okutulduğunu söyledi Türkçe "Off"un. Avustralya'da yayın yapan "SBS radio" benimle altı ay süresince, sürekli röportaj yaptı Türkçe konusunda. O yüzden Avustralya'dan Amerika'ya kadar gitmediği yer kalmadı kitabın.

TÇ -Feyza Hanım bir şey daha dikkatimi çekti. Anlatımınız salt saptamaları buraya sıradan geçirmek değil, çok hoş, sanatsal, özgün bir diliniz var. Örneğin çok etkilendiğim için yineleyeceğim. Türkçe'yi kullanırken idareli kullanmamızı, müsriflik yapmamız gerektiğini tabii örneklerle anlatmışsınız. O bana kendi alanımla ilişki kurmamı sağladı. Grafik Tasarım dersimde "Afiş" konusunu verirken işte sizin "Fazla sözcük kullanmayın, doğru kullanın" demenizi orada sadelikle anlatmaya çalışıyorum. Bu sanatsal tavrınız gerçekten hoşuma gitti. Asla sıradan bir saptama değil yaptığınız. Şimdi, eğitimi esas aldım. Ama buna yöneticilikle girelim. Yöneticilik gerçekten de Türkiye'de özellikle çok eleştirel bakılması gereken bir olay, bir olgu diye düşünüyorum. Sizin yöneticiliğinizde var. Şöyle yapabilir miyiz; bir sizin yöneticiliğinizden örnekler, yaptığınız çalışmalardan örnekler, bir de Türkiye'de yöneticilik tarzı, biçimleri ve örnekleri, yöneticilik yaşantılarıyla ilgili yine o eleştirel bakışınızla bir şeyler anlatabilir misiniz? Bana göre eğitimi etkiliyor yöneticilik.
FH - Ben de hep eğitim alanında yönetici oldum. 1984 den 2002 ye kadar süren bir yöneticilik, yani araya belki yönetici olmadığım çok kısa dönemler girmiştir, ama 84'den başlayarak yönetim kurulu başkanlığı, dershane müdürlüğü, bölüm başkanlığı olmak üzere pek çok yönetim kademesinde bulundum. İşin içine maddi kısım girince, para işleri karışınca kendime çok fazla güvenemiyorum. Öbür işleri kısa sürede bıraktım bu nedenle. Eğitim işinde ise başarılı bir yönetici olduğumu düşünüyorum. Şundan düşünüyorum. Bir kere benimle birlikte çalışan insanları mutsuz etmiyorum. Cezalandırmadan çok, ödüllendirme yöntemim var. Örneğin onların eğilimlerini biraz saptadıktan sonra akşamlara kadar toplantı yapıp; sorular, düzeltmeler, seminerler, tahtanın başına geçip hatta ders anlatırken nerelerde, hangi türde esprilerin uygun olacağına kadar, "espri yapın, şurada şöyle bir fıkra anlatıyorum aklınızda bulunsun" gibi uyarılara kadar, bu kadar yöntem vererek. Ondan sonra da ama akşamları, "haydi evlerinize telefon edin; yemeğe, içmeye gidiyoruz." diyorum. Arkadaşlar arası iletişimde de kimin nesi var, çocuğu mu doğacak, evde huzursuzluğu mu var , hastası , sıkıntısı mı var, onlarla ilgilenmek durumundayım.

TÇ - O zaman elemanlarınızı çok iyi tanıyorsunuz. Sadece onların iş alanındaki görüntüleriyle değil, bütünüyle.
FH - Bütünüyle evet. Özel yaşamlarını da biliyorum. Hatta özel yaşamlarında karşılaştıkları bazı sorunları bile bana danışarak çözümleme yoluna gidiyorlardı. Yöneticilikte sevmediğim şey tavır değişikliğidir. Bunu da yaşadım.

TÇ - Bunu biraz açımlarsanız, örneklerseniz…
FH - İnsanların sizi yönetici olarak algılamaları, daha önceki algılamalarından farklı oluyor. Bazıları hiç olmadığınız kadar samimiymiş gibi hava yaratıyor. Oysa bir gün öncesine kadar sizli bizli konuşan insanlar bunlar. Bir de yöneticilikten ürküp çekinenler var. Bu da tabii karakterlerle ilgili. Daha önce yakın olduğunuz, şakalaştığınız kişiler kapınızın önünden geçerken, kapıyı vurup, kafasını uzatıp "girebilir miyim acaba?"yı o kadar tereddütle söylemeye başlıyorlar ki içiniz kaldırmıyor. Yani sen benim çok samimi arkadaşımsın, yönetici oldum diye araya böyle büyük bir mesafe koymana gerek yok. Birbirimizle iş saatleri içinde nasıl , mesai bittiğinde nasıl konuşacağımızı kestirebilecek, araya sınır koyabilecek insanlarız. Hiçbir zaman bir laubalilik içine girmeyiz. Ama insanlar asıl yüzlerini bir biçimde göstermiyorlar.

TÇ - Evet ben de yaşadım. Anadolu Güzel Sanatlar Lisesinde uzun süre resim bölümü md. yardımcılığı, sadece bir ay Müdür vekilliği yaptım. Söylediklerinizi aynen yaşadım. Sadece mekan ve yüzler ayrıydı. O da biraz önce bahsettik hani saç, baş düzeltmek ya da titr ile, koltukla birçok şeyi yaptığımızı sanmak veya yabancı dille her şeyi hallettiğimizi sanmak gibi bir şey. Bağlantısı aynı. İnsana, insanlığa değil de koltuğa karşı, özel bir tavır var. Güzel değil, hoş değil bunlar. Eğer özünde insansanız, duyarlıysanız, paylaşımcıysanız, araştırmacıysanız koltuk ve yabancı dil artınız olur. Yoksa hiç bir şey yerini bulmaz. Üstelik ilerlememize de engel. Hem de önemli bir engel. Peki yöneticilikten eğitime geçsek. Öğretmenliğe, eğitimciliğe bakışınız? Kendinizden, çevrenizden örnek vermek gibi.
FH - Öğretmenlikte acemiliği hiç içime sindiremediğim için daha yirmili yaşların başında mezun olup öğretmenliğe başladığımda yeni mezun olduğumu anlamasınlar diye o kadar büyük çaba gösterdim ki! Ama daha sonra pişman oldum. Acemiliğin de doya doya yaşanması var. "Ben ilk dersimi yapıyorum", diyebilirdim öğrencilerime. Ama 40 yıllık hocaymışım gibi girdim ve anlamasınlar diye de elimden geleni yaptım. Anlamadılar gerçekten. Oysa benim İzmir Kız Lisesinde aynı sınıfta okuduğum bir arkadaşım vardı aralarında. O evlenmek üzere bırakmış okulu. Nişanlanmış ama sonra işler bozulmuş ayrılmış. Epeyce bir süre ara vermiş. Sonra okula dönmüş. Bu arada benim mezun olduğum okula değil, tayin olduğum okula kaydını yaptırmış. Ve ben öğretmen olarak geliyorum. Sınıf arkadaşım öğrencim oluyor. Onu görünce belki biraz da paniğe kapıldım. Yani hiç ciddiye alınmayacağım. Öğrenci, öğretmenin arkadaşı, bu sefer öğretmen olarak giriyor, ciddiye alınmaz, diye bir kaygım vardı. Öğretmenliğin tadı bence daha ileri yaşlarda çıkıyor. Gençken öğretmenlik değil, korku sizi yönetiyor. "Başaramazsam" korkusu hakim oluyor. O yüzden de tam açamıyorsunuz kendinizi. Sınırlamalar getiriyorsunuz. En azından bende böyle oldu ."Bilmiyorum" demeye çok korkardım. Öğretmen nasıl bilmeyecekmiş? Oysa şimdi, az önce bir soru sordu öğrenci "Bu konuyu hiç düşünmedim, bilmiyorum; hiçbir fikrim yok" dedim. Bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. Hakikaten bilmediğim o kadar çok şey var ki! Bütün bilgileri düşünürseniz, benim bildiğim nedir? Bit kadar bir şey biliyorum ben dünyanın bilgisi yanında. Şimdi öğrenciyle ilişkilerimde nerede samimi olabileceğimi, nerede onu kırmadan durdurabileceğimi, nerede mesafe koyabileceğimi çok iyi biliyorum. Yüz verirsem tepeme çıkarlar gibi kaygım yok; ciddi durayım beni ciddi görsünler, diye bir sorunum da yok. Espri yapıyorum. Gülüyoruz, şakalaşıyoruz. Ama ondan sonra, "Tamam arkadaşlar konuya dönelim" dediğim zaman da hiç kimse o az önceki havayı sürdürme çabasına girmiyorlar.

Söyleşinin ikinci bölümü için tıklayın.

Öğr. Gör. Tülay Çellek
YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi (SANTAS)
e-posta: tcellek@yildiz.edu.tr 


netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)


Yorum Ekle Yorumları Listele
133. Sayı önceki yazı 133. Sayı sonraki yazı
Yazarın Önceki Yazısı Yazarın Sonraki Yazısı
Her hakkı saklıdır. All rights reserved. netyorum.com © 2000-2005 İstanbul-Türkiye